Kadınların diren-işi!

Kadınların diren-işi!

Melek Özman-Radikal (31/05/2014) Gezi benim için o ilk gün: Her gün geçtiğim o sokaklarda belki de ilk kez, kadın olmanın ağırlığını, tedirginliğini yaşamadığım tarifsiz bir korkusuzluk haliydi…

Gezi’ye çıkalı bir yıl olmuş! Sahi Gezi Parkı’na, Taksim’e, Türkiye ’nin her yerindeki Taksimlere ya da tencere tavayla balkona niye çıkmıştı onca kadın ? Cevaplar o çokluğun içinde çoğunluk olan kadınlar için de muhtelif muhakkak… Benim için bile tek bir cevabı, nedeni yok sanırım. Gezi Parkı’ndan Emek Sineması’na, tanık olduğum en kadın düşmanı politikalardan polis şiddetine öfkeye uzanan birçok neden… En çok da kendiliğindenlik… Zira geçen 31 Mayıs’ta, Taksim’den çıkış yoktu: Caddelerle polis şiddeti, kaçtığımız sokaklarda su, limon, sirke (Talcid filan o zaman henüz kullanımda değildi) artık ne varsa bizi iyileştirmek, sarıp sarmalamak için apartman önlerinde fiskosları üstünde “acil müdahale” stantları açmış kadınlar…

Bir de gözümü açabildiğimde gördüğüm topuklu ayakkabısını bağcıklarından bağlayıp omzuna asmış, çıplak ayaklarıyla meydana koşan o kadın. Daha sonra parka “Yan çantayla direnilmiyor” yazacak ellerinde yan, bilgisayar çantalarıyla koşturan kadınlar… Hal böyleyken sırt çantam, spor ayakkabılarımla Taksim’i terk etmekten hicap duymuyor olsam da bu dayanışmacı kalabalık muhakkak kalmaya ayartırdı. Gezi benim için o ilk gün: Her gün geçtiğim o sokaklarda belki de ilk kez, kadın olmanın ağırlığını, tedirginliğini yaşamadığım tarifsiz bir korkusuzluk haliydi. Kaç gün sonra kadın olduğum-uz hatırlatıldı, emin değilim. Taksim Dayanışması’nın tümü erkek bir grupla Gezi’yi temsil ettiği o resmi görünce de olabilir, onca cinsiyetçi ve dahi homofobik küfürlerle dolu bir duvarın önünden geçerken de… E, Gezi’yi terk edecek değildik ya, direnişe diren-işi de eklenen o meşum çifte mesaimiz başladı. Evin işi bitmez, bırak evi bok götürsün diyerek kendimizi sokağa atalı on yıllar, yüz yıllar olmuştu hatta ya o çokluğun içinde “diren-işi bitmez, bırak duvarları küfür götürsün” diyemedik. Duvarlara yazacak onca deneyimimiz, sözümüz varken, onları yazacak vakitten çalarak belki de, o duvarlardaki cinsiyetçiliği, homofobiyi temizlemeye çalışırken bulduk kendimizi. Mesele birkaç küfür değildi elbette. “Küfürle değil inatla diren!” meseleyi anlatabilmek için sembolik bir çağrıydı sadece. İspanya’daki gibi “Devrim ya feminist olacak ya da hiç olmayacak” diye yazsaydık duvarlara, fazla olurdu. Belki de mesele “Gazdanadam”cılara “Beraber gaz yemedik mi biz bu yollarda?” diye varlığını hatırlatmak zorunda kalmamaktan ibaret. Hiç kimseyi azınlık kılmayan bir çokluk var edebilmek…

a13
Bazen istediğimiz gibi yaşamak için direniriz bazen sadece yaşamak için. Kadınlar sadece yaşamak için, genellikle tek başına direnmek zorundayken kadınlar için direnmek yeni bir şey değil, sürekli kendini var etmek, hatırlatmak, kanıtlamak, anlatmak zorunda kalmak, “burdayız” demek de… Maalesef… Neo-liberalizm-muhafazakârlık-patriarka arasındaki bağlantıların filan kurulması beklentisinden söz etmiyorum elbette, yanımızdakiyle birbirimizi yormadan yol aldığımız bir yeni, Gezi! Bir yıl önceki gibi bir yıl sonra da yeni bir şey umut edebiliyoruz yine de. Gezi yeni ve başka bir şey olabileceğini umut edebilmekti galiba. Gezi Parkı’nın eskiden Ermeni Mezarlığı olduğunu, Drogba diye bir futbolcu olduğunu, upuzun hikâyeleri 140 karaktere sığdırmayı öğrenmenin yanı sıra hiç kimseyi, hiçbir grubu yok saymadan ve kılmadan çokluk hatta bir arada olabilmeyi öğrenmemize vesile olduysa Gezi, sahiden çok kıymetli. Artık kışlaya dönüşmemiş bir park olmaktan da öte, belki hepimiz için farklı ama muhakkak başka bir yaşam umudu da demek olan Gezi Parkı’nda hâlâ ayaklarımızı çimlere basabiliyor olmamız kadar kıymetli…